Thread Rating:
  • 0 Vote(s) - 0 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Mezhepler
#1
“Alimlerimiz ayný konuda neden farklý hükümler vermiþ?” “Mezhep nedir, mezheplere ihtiyaç var mý?” “Dinimiz bir ama mezheplerimiz neden farklý?” gibi sorularla sýk sýk karþýlaþýyoruz. Bu sorularýn doðal karþýlanmasý gerekir. Fakat soruyla kalýp cevabýný aramamak, zihni ve kalbi karýþtýrýr, vesveseye yol açar. Bu nedenle inanan her insanýn içtihat farklýlýklarý ve mezhep konusunda saðlýklý bilgiye ve bakýþ açýsýna sahip olmasý gerekir.

“Peygamber size her ne getirdi ise onu alýn, size neyi yasakladý ise ondan sakýnýn!” (Haþr, 7) emrini en iyi anlayan ve en güzel þekilde yerine getiren þüphesiz Ashab-ý Kiram idi. Herkes derdini Rasul-i Ekrem s.a.v.’e açar, çaresini O’nda bulur, ilacýný O’ndan alýrdý.

Hz. Ömer r.a., bir Ramazan gününde hanýmýný öptü. Oruçlu olduðunu hatýrlayýnca orucunun bozulduðunu zannetti, içi yandý. Büyük bir üzüntü içerisinde Efendimiz s.a.v.’e koþtu. Büyük bir hata yaptýðýný söyledi.

Ýki Cihan Sultaný s.a.v.’in sözleri, yaz sýcaðýnda bir bardak soðuk su gibi Hz. Ömer’in içini serinletti, ferahlýk verdi:

- Ömer, suyla aðzýný çalkalasan orucun bozulur mu?

Hz. Ömer:

- Bozulmaz, diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v., “Bu da öyledir.” anlamýnda:

- O halde o iþten vazgeç (sakinleþ), buyurdu. (Ebu Davud, Sýyam, 33)

Son karar Allah’a ve Rasulü’ne ait

Peygamber s.a.v. Efendimiz’in cevabý, herkesi baðlayan bir delil, dinin bir hükmü idi. Hükmü verilen konuda yeniden bir þeyler sormaya gerek kalmazdý. Dinî hükümler ya Allah ve Rasulü tarafýndan doðrudan konulurdu ya da yukarýdaki hadiste olduðu gibi bir olay, bir soru üzerine ortaya çýkardý.

Mecbur kalmadýkça hiçbir sahabi ictihad etmeye, hüküm vermeye kalkýþmazdý. Mecbur kalýnan durumlar olmuþ, fakat son kararý yine Efendimiz s.a.v. vermiþtir. Aþaðýdaki olay bu duruma bir örnektir:

Hz. Ammar ve Hz. Ömer, her ikisinden Allah razý olsun, birlikte yolculuða çýkmýþlardý. Sabah uyandýklarýnda Hz. Ammar’ýn banyo yapmasý gerekti. Bulunduklarý yerde su olmadýðý için ne yapacaðýna hemen karar veremedi. “Kadýnlara dokunmuþ ve su bulamamýþ iseniz temiz toprakla teyemmüm edin.” (Maide, 6) ayeti daha önce nazil olmuþtu. Fakat bu ayeti nasýl uygulayacaklarýný bilmiyorlardý.

Hz. Ammar, uykuda gusül gerekmesi halini (ihtilam) kiþinin hanýmý ile birlikte olmaya benzetmiþ ve teyemmüm yapmaya karar vermiþti. Nasýl yapacaðýný bilmediði teyemmümü de gusül abdestiyle kýyaslayarak topraðý bütün vücuduna sürmüþtü. Bu þekilde teyemmüm etti ve namazlarýný kýldý.

Daha sonra Medine’ye dönüp Efendimiz s.a.v.’in yanýna vardýðýnda baþýndan geçenleri anlattý ve doðru yapýp yapmadýðýný sordu. Rasul-i Ekrem s.a.v., ihtilam olmayý hanýmý ile birlikte olmaya kýyas edip teyemmüm yapmýþ olmasýný isabetli buldu. Fakat teyemmümün gusül abdestiyle kýyasýný isabetsiz buldu. Teyemmüm için ellerini temiz topraða vurduktan sonra çene altýna kadar yüzünü ve dirseklere kadar kollarýný meshetmesinin yeterli olacaðýný anlattý. (Buharî, Teyemmüm, 8)

Saadet Asrý’nda farklý içtihatlarýn, farklý görüþ ve kanaatlerin yürürlüðe girmesi düþünülemezdi. Çünkü bu farklý görüþler Allah Rasulü’ne geliyor ve hangisinin doðru olduðu açýklanýyordu. Böylece doðru olduðu bildirilen içtihat, herkesi baðlayan tek hüküm oluyordu.

Rasulullah s.a.v.’den sonra

Rasul-i Ekrem s.a.v.’in ahirete irtihalinden sonra durum deðiþti. Meydana gelen yeni olaylarýn hükmünü artýk Efendimiz s.a.v.’e arz etmek mümkün deðildi.

Diðer taraftan devlet iþleri çeþitlenmeye, savaþ ve ticaret gibi sebeplerle Ýslâm daha geniþ alanlara yayýlmaya baþlamýþtý. Daha önce tecrübe edilmemiþ yeni durumlar ortaya çýkmýþtý. Sahabenin fýkýhta ileri gelenleri bu yeni durumlar için Ýslâm adýna hükümler vermekle karþý karþýya kalmýþlardý.

Buna göre, önlerine gelen meselenin hükmü Kur’an’da veya Sünnet’te açýkça bulunuyorsa, o cevabý veriyorlardý. Eðer bu iki kaynakta bulunmuyorsa veya farklý yorumlara imkan verecek bir tarzda bulunuyorsa içtihat yapýyorlardý. Çünkü böyle içtihat etmeyi onlara Rasul-i Ekrem s.a.v. öðretmiþti. Hz. Mu’az’ý Yemen’e gönderirken Rasullullah s.a.v.’in söyledikleri buna örnektir:

Mu’az b. Cebel r.a., Allah ve Rasulü’nü çok seven, Rasulullah s.a.v.’in yanýndan ayrýlmayan, her þeyiyle O’na uyarak yaþayan, derin anlayýþ sahibi bir sahabiydi. Rasul-i Ekrem s.a.v. onu Tebük savaþýndan sonra, hakimlik, mürþidlik, Kur’an öðreticiliði ve zekât tahsildarlýðý görevleriyle Yemen’e göndermiþti. Rasulullah s.a.v., “Size adamlarýmýn en hayýrlýsýný gönderiyorum.” yazýsý ile Yemenlilere takdim ettiði Hz. Mu’az’ý uðurlarken ona þöyle sordu:

- Sana bir mesele geldiðinde ne ile hükmedeceksin?

Hz. Mu’az:

- Allah’ýn Kitabý ile, dedi. Sonra konuþma þöyle devam etti:

- Ya Allah’ýn Kitabý’nda bulamazsan?

- Rasulü’nün sünneti ile.

- Rasul’ün sünnetinde de bulamazsan?

- O zaman reyimle (kanaatimle) içtihat eder, elimden gelen gayreti sarfederim.

Bu cevap üzerine Rasul-i Ekrem s.a.v. buyurdu:

- Rasulü’nün elçisini, O’nun hoþnut olacaðý anlayýþa erdiren Allah’a hamdolsun! (Ebu Davud, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3.)

Allah’ýn muradýna uygunluk

Sahabe fakihleri iþte bu usule uyarak, meydana gelen yeni olaylarýn hükümlerini içtihatlarý ile tespit ediyorlardý. Ýçtihad ediyorlar, yani Kur’an ve Sünnet’te hükmü açýkça bildirilmeyen bir konunun hükmünü, yine Kur’an ve Sünnet’in ölçülerinden bulmaya çalýþýyorlardý.

Ýslâm zamanla çok geniþ bir alana yayýldýðý için çeþitli yerlerde ayný veya benzeri olaylar meydana geliyordu. Bir memlekette yaþayan müçtehit, önüne gelen mesele hakkýnda Allah’ýn hükmünün ne olabileceðini araþtýrýyor, diðer bir yerde baþka bir müçtehit de ayný konu ile karþýlaþýyor ve onun hükmü üzerinde çalýþýyordu. Vardýklarý sonucu da tevazu ile açýklýyorlardý.

Mesela meþhur sahabi Abdullah b. Mesud r.a. kendisine sorulan bir meselenin cevabýný bir ay araþtýrdýktan sonra açýklamýþ ve þöyle demiþti:

“Bu konuda kendi içtihadýma göre hükmediyorum. Eðer doðru ise bu Allah’tandýr. Þayet yanlýþ ise bu benden ve þeytandandýr; Allah ve Rasulü ondan uzaktýr.”

Bazen bu farklý müçtehitlerin görüþleri ayný olurken, bazen de farklý görüþler ortaya çýkmýþtýr. Bu farklý görüþlerin ortaya çýkmasý gayet tabii bir durumdur. Çünkü birden fazla müçtehit, hepsi kendi ellerinde bulunan bilgi kaynaklarýný kullanarak hükmü bildirilmemiþ olan bir konuyu aydýnlatmaya çalýþmýþlardýr.

Bir müçtehidin elindeki deliller diðer müçtehitte olmayabiliyordu, hüküm kaynaklarý birden fazla yoruma açýk bulunabiliyordu veya birinin kullandýðý usul diðerinden farklý olabiliyordu. Bunlar ve benzeri birçok sebepten dolayý müçtehit alimler farklý görüþlere sahip olmuþlardýr. Fakat bu farklýlýklar ümmet için bir rahmet vesilesidir. “Ümmetimin ihtilafý rahmettir.” (Beyhakî, Medhal) hadisi bunun delilidir.

Mezheplerin ortaya çýkýþý

Sahabe müçtehitleri sonraki neslin (Tabiîn’in) müçtehitlerini, onlar da bir sonraki neslin müçtehitlerini yetiþtirmiþlerdir. Her müçtehit alimin etrafýnda yetiþen ilim adamlarý, daha çok onun etkisi altýnda kalmýþ ve onun içtihadlarýný esas almýþtýr.

Hicri ikinci asrýn ortalarýna doðru hayatta olan müçtehit imamlar, içtihat usullerini yavaþ yavaþ þekillendirmeye baþlamýþlar ve talebeleri onlarýn içtihatlarýný ve hüküm çýkarma yöntemlerini yazýya dökmüþ, böylece mezhepler sistemleþmiþtir.

Mezhep, geniþ anlamýyla “gidilen yol” anlamýna gelir. Kur’an ve Sünnet’i anlamada ve hayata uygulamada belli bir yöntem ve o yönteme göre elde edilmiþ hükümler bütünü demektir. Ebu Hanife’nin mezhebi, Malikî mezhebi, Þafiî mezhebi, Hanbelî mezhebi dendiðinde hep bu mana kastedilir.

Mezhep konusu esasen sýradan müslümaný çok ilgilendiren bir husus deðildir. Onlara gereken þey kendi bildiklerine göre deðil, ulemanýn onlara bildirdiklerine göre Ýslâm’ý anlamak ve yaþamaktýr. Bu sebeple “Avamýn mezhebi olmaz.” denilmiþtir. Zira onlar için mezhep, alimin bildirdiði hükümdür.

Kur’an ve Sünnet’te hükmü açýkça bildirilmiþ olan meselelerde mezhepler arasýnda hüküm farklýlýðý söz konusu olmaz. Açýkça ortaya konulmamýþ olan meseleler hakkýnda ise farklý görüþler bulunabilir.

Ýslâm tarihinde pek çok müçtehit yetiþmiþtir. Bunlarýn bir kýsmýna nispet edilen mezhepler vardýr. Hasanu’l-Basrî mezhebi, Evzaî mezhebi, Sevrî mezhebi, Taberî mezhebi, Ýbn Ebi Leyla mezhebi gibi... Fakat bu saydýklarýmýz, günümüze kadar yaþayamayan, müntesibi kalmayan mezheplerdir.

Ehl-i Sünnet arasýnda takip edilen meþhur dört mezhep kalmýþtýr: Hanefî, Malikî, Þafiî ve Hanbelî mezhebi. Bütün bu mezhep imamlarý ve bu mezheplerde yetiþmiþ olan müçtehitler birbirlerinden faydalanmýþlar ve birbirlerine karþý saygý ve sevgide kusur etmemiþlerdir. Bu güzel iliþki, -bazý istisnalar bir tarafa konulursa- onlarýn yolunu takip eden müslümanlar tarafýndan da günümüze kadar devam ettirilmiþtir.

Bir mezhebe baðlýlýk

Bir müslüman, ilmi seviyesi bakýmýndan ya müçtehittir veya deðildir. Müçtehit olan müslümanýn kendi içtihadýna göre, yani araþtýrmasý sonucunda vardýðý hükme göre amel etmesi farzdýr. Müçtehit olmayan bir kimsenin de bir müçtehidin içtihadýna uymasý farzdýr.

Þöyle bir soru sorulmaktadýr: Bir müslüman bir mezhebe baðlý olmaksýzýn kolayýna gelen içtihatlar ile amel etse caiz olur mu? “Telfik” ismi verilen bu durumu alimlerimiz doðru bulmamýþtýr. Çünkü hüküm tercih etmek de içtihadýn bir derecesidir, müçtehit olmayý gerektirir. Ayrýca bu anlayýþ bir taraftan insanýn manevi hayatýnda tutarsýzlýklara sebep olur, diðer taraftan da dini hafife alma sonucunu doðurur.

Bir mezhebe baðlýlýk dinî yaþantýda asla darlýk deðildir. Aksine, anlayýþ ve uygulama bakýmýndan mümini savrulmaktan koruyan, amel bütünlüðü ve kalp huzuru saðlayan güzel bir baðlýlýktýr. Zaten zaruret veya ihtiyaç hallerinde, ehliyetli ve takva sahibi bir alimin yol göstermesi ile diðer mezheplerin içtihatlarýndan faydalanmak da her zaman mümkündür.

Kýsaca, müslüman, bir mezhebe baðlýlýkla dinî hayatýnda tutarsýzlýklardan kurtulur, nefsinin ve þeytanýn tuzaklarýna karþý korunur, hem de Allah’ýn dinine karþý ciddiyetinde ve samimiyetinde oluþabilecek zedelenme þüphesini ortadan kaldýrmýþ olur.

Ýçtihat Nedir?

Genel anlamý, hukukî bir kaynaktan belli usullerle hüküm çýkarmaktýr. Ýslâm hukukunda içtihat, Kur’an ve Sünnet’te hükmü açýkça bildirilmeyen bir konuda, yine Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine uygun olan hükmü bulmaya denir. Ýçtihadý sadece ehil alimler yapar ki, bunlara müçtehit denir. Gerekli vasýflarý taþýmadan hüküm çýkartanlar ise, doðru sonuca ulaþsalar bile günah iþlemiþ sayýlýrlar. O sebeple “Ýslâm’a göre þu þöyledir, bu böyledir..” diye konuþmaktan kaçýnmak gerekir.
Ýtikadî Mezhepler ve Ehl-i Sünnet

Ýslâm dünyasýnda dinin hayata uygulanmasý ile ilgili konularda, yazýda bahsettiðimiz þekilde bazý mezhepler meydana geldiði gibi, inanç sahasýnda da zamanýn akýþý içerisinde farklý mezhepler ortaya çýkmýþtýr.

Sahabe-i Kiram r.a., Rasul-i Ekrem s.a.v.’in etrafýnda saf, temiz ve katýþýksýz bir inanç eðitimi almýþlardý. Efendimiz s.a.v. lazým olan her þeyi onlara veriyordu. Onlar da gereksiz olan þeyleri Efendimiz’e sormuyorlardý. Çünkü Rasulullah s.a.v. þöyle buyurmuþtu:

“Allah, bazý þeyleri farz kýlmýþtýr; onlarý elden kaçýrmayýn. Bazý sýnýrlar koymuþtur; onlarý çiðnemeyin. Bazý þeyleri haram kýlmýþtýr; onlarý iþlemeyin. Unuttuðu için deðil de size acýdýðý için bazý konularda sükût etmiþtir; onlarý da araþtýrmayýn, üzerine düþmeyin.” (Dârekutnî)

Ýþte Sahabe-i Kiram, bu ölçüye uyarak Rasulullah s.a.v.’in öðrettiði tertemiz itikadý taþýyorlardý. Kendilerine yetiþen Tabiîn ve onlardan sonraki dönemde yaþamýþ olan Tebei Tabiîn döneminin genel karakteri ayný idi.

Onlara, Hz. Peygamber Efendimiz’in anlayýþ ve uygulamalarýna sýmsýký baðlý olduklarý için ve müslümanlarýn asýl çoðunluðunu oluþturan ana gövdeden kopup ayrýlmadýklarý için “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” denildi. “Dini en doðru anlayan ve yaþayan öncülerimiz” anlamýnda da “Selef-i Salihin” ismi verildi.

Ýslâm fetihleri geniþledikçe siyasi bazý çekiþmelerin yaný sýra, müslümanlar farklý kültürler ve inançlarla da karþýlaþýyorlardý. Bu siyasi çekiþmelerin ve karþýlaþmalarýn ürettiði sorunlar, müslüman alimler arasýnda inanç bakýmýndan da farklý anlayýþlarýn ortaya çýkmasýna sebep oldu. Ehl-i Sünnet inancýný yaþayan ve savunan çoðunluk müslümanlar karþýsýnda, ana yoldan uzaklaþan, bidatlere sapan Mutezile, Cebriyye, Hariciyye gibi mezhepler oluþtu.

Selef-i Salihin yolundan giden Ehl-i Sünnet alimleri ise, zamanla ortaya çýkan ve müslümanlar arasýnda karýþýk fikirler yayan bu bid’at anlayýþlara ilmî faaliyetlerle karþý koymuþlardýr. Bu faaliyetler Ýmam Eþ’arî ve Ýmam Maturidî ile þekillenmeye baþlamýþ, onlarýn talabelerinin çalýþmalarý ile sistemleþmiþtir. Böylece Rasulullah s.a.v.’den günümüze Sünnet’te öðretilen inancý, Ehl-i Sünnet temsil etmiþtir.

Selef-i Salihin ile baþlayan ve Ýmam Eþ’arî ve Ýmam Maturidî ile devam eden Ehl-i Sünnet anlayýþý, Hz. Peygamber s.a.v.’in öðrettiði inanç sisteminden taviz vermeden ve herhangi bir ekleme yapmadan günümüze kadar ulaþmýþtýr.

Biz de, Rasulullah s.a.v. ve Sahabe-i Kiram’ý takip eden Ehl-i Sünnet alimlerinin ayak izlerini takip ederek Yüce Mevlâ’ya ulaþmayý niyaz ederiz.

(Mehmet Iþýk)
[SIGPIC][/SIGPIC]

Uzaklari sana yakin edicektim sozum yuregime yara oldu
Bu yarayi hergun kanaticam hergunumde umut oldu
Reply




Users browsing this thread: 1 Guest(s)