Thread Rating:
  • 0 Vote(s) - 0 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Herhangi Biri Olarak...
#1
[ATTACH=CONFIG]188[/ATTACH]

İclal Aydın - Vatan

Köşemin adını birkaç yıl önce yine değiştirmiştim. O vakit babam, bağlılıkla takipçi olan okurlarım ve gazetecilik denince önünde başımı eğecek kadar çok sevdiğim, inandığım Can Dündar beni uyarmış, bunun bir hata olduğunu söylemişlerdi... Asıl mesele her ne olursa olsun, güzel bir cümlenin sahibi, bayraktarı olabilmek diyorlardı. Hak verdim. Bir babam bir de kıymetli Can, seneler içinde “yazdıklarımla, basında yaptıklarımla” beni onaylasınlar istediğim iki kişi olmuşlardır. Fakat yeterince güçlü duramadım tek ayak üstünde. Basına girdiğim ilk yıllarda ve uzunca bir süre bana yapılan ve hiçbir kadın gazetecinin ses çıkarmadığı ve hatta alttan alta “oh iyi oluyor buna” diye düşündüklerini sandığım cinsiyetçi saldırıları anımsıyorum...

Engin Ardıç’ın bitmez tükenmez “mavraları” ve kadınlı erkekli diğerlerinin yazılarımı, anneliğimi, zekâmı, yeteneğimi, kadınlığımı sorgulayan, aşağılayan yazılarına-yorumlarına kimsenin gıkı çıkmıyordu. Kontrolüm dışında paçama bir magazin tenekesi bağlandığında Pakize Suda bile eşlik ediyordu “salaklığımın” tescillenmesine...

Bugün “Basında Defne Devrimi”nin baş ismi Vivet Kanetti bile son derece kibirli bir tavırla anıyordu adımı! Hülya Avşar’la yaptığım bir röportajı küçümserken gayet erkeksiydi kullandığı dil!!! Bir köşe yazarı da çıkıp “ne oluyor orada” demiyordu... Kimseyi memnun edebilecek bir gazetecilik hırsı taşıyamadım içimde. Gazeteci olamadım yani. Olmak istemedim...


***


Yazı yazmak için kimseden izin alacak değilim elbette ama 2000’in başında beklenmedik bir biçimde gelen yazı şöhretim nedeniyle her yazdığımı küçümseyen bir tayfa yüzünden kendime ettiklerime inanamıyorum şimdi... Sabah Gazetesi’nin o zamanki editörü kimdi hatırlamıyorum ama benim bir edebiyatçı olmadığıma okurlarını ikna etmek için kocaman sayfalar ayırıp, Adalet Ağaoğlu ve Enis Batur gibi isimlere sormuş onlardan da “O kim, ben tanımıyorum” filan fıstık benzeri cümleleri almış, kendilerince şahane başlıklar atmışlardı. Kendime hiçbir zaman ama hiçbir zaman edebiyatçı dememiştim oysa! O korkunç “vurun kahpeye” yıllarından sonra kafama gözüme yediğim onca taşın ardından günümüz edebiyat gardiyanlarına karşı büyük bir nefret oluştu içimde. Olacağım varsa da edebiyatçı filan olamadım. Olmak da istemedim...


***


Oyunculuk çok küçük yaşta olmak istediğim her şeyin karşılığıydı ve uğruna ciddi savaşlar verdiğim, temel eğitimini aldığım aşkla bağlı olduğum bir işti. Oyuncu olmak isteyen her kız çocuğu gibi ben de sınavda Anton Çehov’un Martı’sındaki Nina’yı canlandırmış ama sınavı Güngör Dilmen’in Kurban oyunundaki Zehra rolüyle almıştım... Okula girdiğim vakit, profesör Nurhan Karadağ’dan o performansım üzerine aldığım “aferin” o gün bugündür tazecik duruyor kalbimde...(Arada bir açıp bakarım.)

Şeriat ya da ataerkil düzenin erkeğe tanıdığı çok eşlilik ayrıcalığından yola çıkarak, o düzenin adaletsizliğini, iki yüzlülüğünü sergileyen, böylesi bir düzenin yıkılması gerekliliğini vurgulayan oyun içinde de anlatılan Hazreti İbrahim’in oğlunu kurban etme masalına bir gönderme de vardır aslında... Kurban’daki Zehra erkek egemen bir topluma, üzerine kuma getiren kocasına ve törelere başkaldıran öfkesi, kırgınlığı, isyanı aklını ele geçiren güçlü bir karakterdir... Yeni gelini eve almaktansa kocasının yetinemediği eski mutlu hayatını yok ederek ona yeni bir cehennem bırakmayı tercih eder ve çocuklarını öldürür. Oyunculuk yaşamım Zehra ile başlayan ve en son bir televizyon dizisinde canlandırdığım “Eda” karakteri arasında zaman zaman gidip geldiğim bir baba evi oldu. Bu ülkenin dediği dedik oyuncularından biri de olamadım. Olmak istemedim belki de...

Oyuncular camiasından biri değilim yani. Çoğuyla bire bir tanışıklığım yoktur. Edebiyat-yazı dünyasının masalarında da oturmadım pek... Onlardan biri de değilim yani. Gazeteciler derseniz... Eh, baştan söyledim zaten, o köyün nüfus sayımında, ikamet ettiğim evin konuk sakini gibiyim yıllardır... Şikâyetçi de değilim artık...


***


Şimdi...

Gazete okuyan, televizyon izleyen, tiyatroya giden, roman okuyan, oy veren ve çocuk yetiştiren her “sade” ve “sıradan” vatandaş gibi ben de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile aynı fikirdeyim:

“Yargının, hâkim ve savcıların işine karışmam söz konusu olamaz. Ancak olup bitenleri takip ettiğimde intibaım şu ki; kamu vicdanında kabul görmeyen bazı gelişmeler oluyor. Bu hal, Türkiye’nin geldiği ve herkes tarafından takdir edilen görüntüsünü gölgelemektedir. Bundan kaygı duyuyorum. Savcılardan ve mahkemelerden sorumluluklarını yerine getirirken daha titiz davranmalarını; insanların ve kurumların onur ve hukuklarının zedelenmesine yol açmayacak şekilde davranmalarını beklemekteyim.”

Ben ondan farklı olarak Tijen Mergen Ergenekon örgütü üyesi olmakla suçlanıp evinden alındığı günden beri kaygılıyım...
"Kalplere ulaşanlardır gönülleri fethedenler"

Fatih Arslan
Reply




Users browsing this thread: 1 Guest(s)